Türkçe İngilizce Sorun Çözme: Karmaşıklık, Tarih, Sürdürülebilirlik



Download 0.66 Mb.
Page1/5
Date11.07.2018
Size0.66 Mb.
  1   2   3   4   5

Türkçe

İngilizce

Sorun Çözme: Karmaşıklık,

Tarih, Sürdürülebilirlik

Joseph A. Tainter

Amerika Birleşik Devletleri Tarım ve Orman Hizmetleri Bakanlığı

Çeviren: Feryal Halatçı (feryal.halatci@gmail.com)

Editör: Tınaz Titiz (tinaztitiz@gmail.com)
Sürdürülebilirlik ya da çöküş, sorun çözücü kurumların başarısından ya da başarısızlığından kaynaklanır. Sorun çözmede uzun dönemli başarıya ya da başarısızlığa götüren unsurlar pek az ilgi çekmiştir, dolayısıyla bu temel etkinlik pek az anlaşılmıştır.

Kurumların sorun çözme kapasiteleri zamanla değişir; bu da bize sorun çözme biliminin, dolayısıyla da sürdürülebilirlik biliminin tarihsel olması gerektiğine işaret ediyor.

Karmaşıklık temel bir sorun çözme stratejisidir ve çoğu kez kısa dönemde başarılıdır, fakat kümülatif olduğunda sürdürülebilirliğe zarar verebilir.
Tarihsel vaka çalışmaları sorun çözmede uzun dönemli karmaşıklık gelişiminin farklı sonuçlarını göstermektedir. Bu vakalar çağdaş toplumların gelecekteki seçeneklerini netleştirir: Çöküş, yalınlaştırma ya da daha fazla enerji sübvansiyonlarına dayalı karmaşıklık artırma.

Lütfen yazışmaları şu adrese gönderiniz: Joseph A. Tainter, Rocky Mountain Research Station,2205 Columbia SE, Albuquerque, NM 87106.

Population and Environment: A Journal of Interdisciplinary Studies

Volume 22, Number 1, September 2000

© 2000 Human Sciences Press, Inc.

ANAHTAR SÖZCÜKLER: Çöküş; karmaşıklık; sorun çözme; örgütler; sürdürülebilirlik.

Örgütsel sorun çözme, tipik olarak yaşanan anın işlerine eğilir, fakat bizler bunun uzun dönemli sonuçlarını nadiren düşünürüz.

Hiç kuşkusuz, insanoğlunun karşısına sıradan güçlüklerden ulusların ve dünyanın büyük ikilemlerine kadar değişen bir ölçekte sorunlar her zaman çıkmıştır.

Beşeri kurumlar -uluslar ve imparatorluklar dahil-, bunların üyeleri, sorun çözmenin gelişimini anlamadıkları1 için yok olurlar.

Son yıllarda, örgütsel karar verme2, örgütsel ekoloji3 ve öğrenme örgütleri4 alanlarında kurumların neden geliştiklerini ya da hiç ilerlemediklerini netleştirmek için çok şey yapıldı. Peter Senge’nin işaret ettiği gibi5, karar vericiler yaptıklarının tam sonuçlarını nadiren görürler.

Sorun çözmenin, o an için başarılı, fakat daha sonra başarısızlığa katkı yapabilecek derinden işleyen ağır zararlı etkileri olabilir. Bu nedenle sorun çözme sistemlerinin onlarca yıldan yüzyıllara uzanan zaman dilimlerde nasıl geliştiklerini anlamak önemlidir.

Kurumsal sorun çözme bilimi her şeyden önce tarihsel bir bilimdir. Ne yazık ki, birkaç on yılı aşan kurum çalışması sayısı pek azdır. Örgütsel araştırmalarda, insanlığın sorun çözümü konusundaki geniş deneyimleriyararlanılmadan kalmıştır.

Bu makale uluslar ve imparatorlukların başarılarının ve başarısızlıklarının tarihteki en dokunaklı örneklerini oluşturan sorunların büyük kurumlar tarafından çözümünü konu almaktadır.

Bu çerçevede, farklı sorun çözme yolları sergileyen üç örnek sunulmuştur. Amaç, genel ilkeleri anlamak olduğundan, sonuçlar iş dünyası, ajanslar ya da STK gibi başka sorun çözme kurumlarına da uygulanabilir (ve uygulanmıştır6). Amaç sadece tarihi anlamak değil, aynı zamanda bugünkü durumumuzu netleştiren bir sorun çözme anlayışı formüle etmek için tarihi kullanmaktır.

ÖRGÜTSEL ETKİLİLİK VE KALICILIĞIN

KARŞISINDAKİ KISITLAMALAR

Tüm büyük kurumları gelişmelerini ve sorun çözme konusundaki etkililiklerini kısıtlayan bazı unsurlar vardır. Bunların arasında kurum çevresinin yapısı (diğer benzeri kurumlar dahil), kurum içi işlemlerin verimi ve insanın idrak sınırları ve bilgi işlemedeki sınırlar sayılabilir.

Bir örgüt türünü tanımlayan –çalışan kişi sayısı, cirosu, karlılığı, müşteri sayısı gibi- sayılar başlangıçta yavaş artar, sonra da daha fazla büyümenin mümkün olmadığı bir noktaya kadar hızlanır. Bu noktadan sonra, sayı bir miktar azalır ve sonra da dalgalanmaya başlar. Bu süreci düzenleyen iki mekanizma vardır: Meşrulaştırma ve rekabet7.

Bir örgüt türünün çoğalması bu onun meşruluğunu artırır ve dolayısıyla bu örgütlerden daha çok sayıda oluşturulmasına karşı olan direnci azaltır. Renfrew’nin ilk devletler için söylediği gibi, “Vatandaşlarının gözünde bir devlet benzer bir çizgide görev yaptığı açıkça görülen başka devletlerin varlığı ile meşruiyet kazanır8. Bir yandan da örgüt türü sayısındaki artış,sonunda mevcut kaynakların sınırına dayanır. Bundan sonra da, kaynaklar için yarışma daha fazla çoğalmayı sınırlar ve örgüt ölümleri artar.

Büyük, karmaşık bir sistemde, örgüt içi kısıtlar dış kısıtlar kadar önemli olup, çoğu kez daha da önceliklidir.

R. H. Coase (1937) iş dünyasındaki firmalarınfarklınitelikteki hizmetleri iç bünyede yaparak işlem maliyetlerini azaltmak için mevcut olduklarınıöne sürer. Bu firmalardaki hiyerarşi daima işleri basitleştirir ve bir şirkette hizmetlerin içselleştirilmesi fiyat oluşturma maliyetini azaltır. Buna karşın, şirketler büyüdükçe azalan getirikuralı kendini gösterir.

Enformasyon kanalları kalabalıklaştıkça işlem maliyeti artar9, atıklar artar ve başka iç işlemlerin örgütlenmesinin maliyeti büyür. Kısa bir süre öncesine kadar iş hayatındaki hiyerarşiler, devlet içindekiler kadar kolay çoğalmıştır10.

Antik devletler de işlem maliyetleriyle karşı karşıya kalmışlardır. Örneğin, erken Roma İmparatorluğu çevresindeki koruma altına aldığı devletlerin, kendi dış sınırlarında tampon görevi üstlenmesini sağlayarak savunmasının bir kısmını dışsallaştırmıştır11. Bu tampon devletleri zamanla içine alarak, savunmasını ve idaresini içselleştirmiştir, bu durum sürekli genişlemenin maliyeti daha fazla içselleştirmenin yararlarına görece fazlasıyla artana dek sürmüştür12.

Sorun çözücüler daima sınırlı bir akılcılıkla kısıtlanmıştır13. Örgütlerin davranışlarının amaca yönelik14ve akılcı olması hedeflenir15. Buna rağmen insanların bir sorunun tüm karmaşıklığını sindirebilmesi ve karmaşıklığı basitleştirecek kurallar ya da modeller temelinde karar verebilmesi nadiren görülür16.

Karmaşık bir sistemde karar verme, sorunla çözüm arasındaki bağlantıyı zayıflatacak kadar çok belirsizlikle çevrilmiş olabilir17. Verilen kararların yıllar hatta on yıllar sonra kendini gösterecek, sistem çapında sonuçları vardır18. Bu önemli gerçek çok uzun süredir ihmal edilmektedir: XIXyy’da Herbert Spencer şunu gözlemiş: “Her etkin kuvvet birden fazla değişiklik üretir – her neden birden fazla etki üretir19. Bu makalede anlatılacak vakalarda bu ders açıkça ortaya çıkacak.

Bu durumda, örgütler konusundaki literatür bizi birkaç varsayıma götürür: Kurumlar yapıları itibariylezor sorunları (challenge) kendine çekerler; hem içsel yapı ve maliyetlerle hem de dış tehlikelerle ilgili sorunlarla karşı karşıya gelirler; ve karar vericiler yetersiz bir anlayışla sonuçları tahmin edilemeyecek bir biçimde çatallanan çözümler üretmek zorunda kalırlar.

SORUN ÇÖZME KABİLİYETİNİ GELİŞTİRME

İnsan toplumları ve bunların kurumları -başka özelliklerin yanı sıra-Sorun Çözme Sistemleri olmalıdırlar. Sıradan olan olaylardan uluslararası krizlere ve küresel değişime kadar çeşitli güçlüklere tepki verebilmelidirler. Aileler, şirketler, hükümet ve organları, bunların hepsi sorunları çözmek için var olmalı ve var olmaya devam etmek için de bu işte başarılı olmak zorundadırlar. Sorunları çözmeyi başaramayan kurumlar güçlerini ve desteklerini kaybederler, tıpkı birçok hükümetin (örneğin eski Sovyetler Birliğinin) öğrenmiş olduğu gibi.

Tarihten ders almayan toplumumuz, toplumların zaman içinde zorluklarla yüzleşmede ya da sorun çözmede etkisiz kalabileceğinin pek farkında değildir. Buna karşın, eski toplumlarda, örneğin antik yazarlar ve Rönesans yazarları arasında bu fikir sadece kabul edilebilir olmakla kalmamış, tartışılması gereksiz bir gerçek olmuştur20. Tarihin en dikkate değer öngörülerinden birini yapan Yunanlı tarihçi Polybius tam 600 yıl öncesinden Roma İmparatorluğunun çöküşünü görmüştür21.

Neredeyse üç bin yıl boyunca bilim adamları ve felsefeciler toplumların neden kendilerini sürdüremediklerini anlamaya çalışmışlardır. Kısa bir süre önce, toplumların ya da kurumların başarısı ya da çöküşüyle Sorun Çözme Kabiliyeti22arasındaki ilişkide en önemli faktörün karmaşıklık olduğu öne sürülmüştür. Uzun dönemde, bu, en önemli faktör olabilir23. Karmaşıklığın evrimi, sorun çözme tarihinin önemli bir parçasıdır ve dolayısıyla da bu makalenin birincil odak noktasıdır.

Beşeri toplumlar çoğu kez gittikçe daha karmaşık bir hal alırlar –yani, daha fazla parça ve daha fazla parça çeşidi içerirler ve parçalarınbütünleşimi gittikçe artar. Bu süreç bizim avcı-toplayıcı atalarımızla başlamış24 ve geçtiğimiz 12.000 yıl boyunca da gittikçe hızlanmıştır.

Avrupa’daki Karanlık Çağ gibi, karmaşıklığın çöktüğü dönemler olmuştur, fakat bu çöküşlerin kesintiye uğrattıkları eğilim öylesine değişmezdir ki, bu çöküş dönemlerini normalden sapmalar olarak görürüz25. Bu merak çekicidir, çünkü gerçekten karmaşık toplumlar oldukça yeni sayılır. Dört milyon yıl öncesi kadar eski bir tarihte yaşamış insansılar (hominid) bulunmuştur, buna karşın, en karmaşık toplumlar –devletler– beş bin yıldan kısa bir süre öncesine kadar ortaya çıkamamıştır. İnsansılar tarihi yelpazesinin tümünü göz önüne aldığında, karmaşıklık enderdir.

Çoğu kez karmaşıklığa muhalif görünürüz. “İşini basit tut” benzeri deyişlerin ardındaki mantıksal düşünce evrenseldir. “Çağdaş yaşamın karmaşıklığı” konusu da şey de gazetecilerin ve okuyucuların en sevdikleri konulardan biridir.

Seçimlerde katılım oranının bu kadar düşük olmasının bir nedeni, tek bir oyun karmaşık sorunları yönetme maliyetini dengeler görünmemesidir. Hükümetlere duyulan hoşnutsuzluğun büyük bir kısmı, hükümetlerin insanların hayatının karmaşıklığını artırması gerçeğinden kaynaklanıyor. İnsanlar hükümetin dayattığı karmaşıklığa öylesine sinirleniyorlar ki, politikacılar karmaşıklığa karşı çıkarak kariyer yapıyor, gazeteciler de bunları açığa çıkarmak için birbirleriyle yarışıyorlar.

Bilimde Occam’ın Traş Bıçağı (Occam’s razor) ilkesi, basit açıklamanın karmaşıklıktan daha üstün olduğunu ifade eder. Popüler Amerikan yaşamında bilimin rolü üzerinde çalışan Christopher Toumey, bilimsel değerlerin Amerikan kültürüne katılışının bilimin karmaşıklığına göre değiştiğini göstermiştir26. Bilimin düzeyi,ana gereksinimintemel eğitim ve sorgulayıcı kişilik olacak kadar basit olduğunda, bilim doğal dünyaya ilişkin bilgilerin aranmasında değerli (hatta kutsal) olarak ele alındı. Bilim karmaşıklaşıp, uzmanlaştıkça, Amerikan değerlerinden o kadar hızla uzaklaştı ki, halkın tavrı kuşkuculuktan düşmanlığa doğru gitmeye başladı. Alexis de Tocqueville bu eğilimi ta 1834 yılında yorumlamıştır.

Karmaşıklıktaki her artışının bir bedeli vardır. Bazı alanlarda karmaşıklığı beğenebiliriz (örneğin sanatta), fakat bedelleri ödemek zorunda olan biz olduğumuzda, karmaşıklığa karşı çıkarız. İnsanların hükümet tarafından zorlanan karmaşıklığa karşı çıkmalarının nedeni sadece soyut özgürlük kavramları değil, aynı zamanda bunun eşliğinde getirdiği–toplanan vergiler ya da form doldurmakla geçen zaman ya da kuyruklarda beklemek gibi-bedeldir.

Karmaşıklığı desteklemenin bedeli, gittikçe daha fazla parça ve işlem gerektirmek, uzmanları desteklemek, sistemin parçalarının uyumlu çalışması için davranışları ayarlamak ve bilgi üretmek ve kontrol etmek üzere büyüyen bir sistemi yaratmak, korumak ve yerine başka bir sistem geçirmek için gereken enerji, emek, zaman ya da paradır.

Antropolog Leslie White esas olarak insan enerjisi tarafından etkin hale getirilen (örneğin bir avcı-toplayıcılar grubu) bir toplumun bir yılda kişi başına sadece yaklaşık 1/20 beygir gücü enerji üretebileceği tahmininde bulunmuştur27. Böylesi basit bir toplumun gerek duyacağı tüm enerji sadece bu kadardır. Günümüzde ise, bu miktardaki enerji endüstriyel yaşamın kısacık bir anını bile üretemez. Hiçbir toplum kaliteli enerji28, insan gücü, zaman ya da para tüketimini artırmadan daha karmaşık hale gelemez.

Eğer karmaşıklığın bir bedeli varsa ve bunu ödemeye istekli değilsek, neden basit avcılar olarak yaşamıyoruz? Atalarımız neredeyse tüm tarihimiz boyunca öyle yaşamışlar. Bunun nedeni, karmaşıklığın bir bedeli olmasına karşın, sorun çözmede büyük yararı da olmasıdır. Tür olarak başarılı olmamızı dik durmaya, başparmağımızı bükerek nesneleri kavrayabilmemize (bu sadece primatlara ve insana özgü bir harekettir, diğer hayvanlarda yoktur) ve büyük, zengin bir ağ yapısı içeren beynimize bağlarız. Bu öznitelikler sorun çözmemizdeki karmaşıklığı hızla artırmamıza yarar. Sorun çözme davranışımızı çabucak değiştirebilme yeteneğimiz olmasaydı, devamlılıkları için yavaş biyolojik evrime sürecine bağlı olan diğer türlerden pek fazla yetenekli olamazdık.

Bu nedenle, karmaşıklığın gelişimi insanoğlu tarihinin en harika ikilemlerinden biridir. Geçmiş 12,000 yıl boyunca (insan toplumlarının karmaşıklığının önemli bir düzeyde artmaya başlamasından bu yana), sık sık daha fazla enerji, emek, zaman ve paraya mal olan ve çoğu kez hakim eğilimlere karşı çıkan sorun çözme stratejileri benimsedik.

Bu sürenin büyük bir kısmında, bedel, insan emeğinin daha çok kullanımı oldu; insanlar karmaşıklığı taşımak için daha çok çalıştılar. Bunu basit bir nedenle yaptık: Karmaşıklık çoğu zaman işe yarar; temel bir sorun çözme aracıdır.

Karmaşıklık ilk aşamalarında olumlu dönüt (feedback) ve verim artışı yaratabilir29. Zorluklarla karşılaştığımızda, çoğu kez daha karmaşık teknolojiler geliştirme, bir kuruma daha fazla öğe ekleme (uzmanlar, bürokratik düzeyler, kontrollar vbg), süreç örgütleme ya da işlemleri düzenlemeya da daha fazla enformasyon toplama ve işleme gibi stratejilerle yanıt veririz. Böylesi eylemlerin her biri karmaşıklık artışını temsil eder. Bunların kısmen de olsa işe yaramasının nedeni hızlı uygulanabilmeleridir.

Bedellerini kişisel olarak taşıdığımızda karmaşıklıktan hoşnutolmayışımıza karşın, sorun çözme kurumlarımız karmaşıklık yaratan güçlü unsurlar olabilirler. Karmaşıklığın artması için tek gereken, bu karmaşıklığa ihtiyacı olan bir sorundur. Sorunla her zaman ortaya çıktıkları için, karmaşıklık da acımasızca artar.

Karmaşıklık, bedelleri olan durum uyumlu (adaptive) bir sorun çözme stratejisi olduğu için, buna ekonomik bir işlev olarak da bakılabilir. Toplumlar karmaşıklığa yatırım yaparlar.

Tüm sorun çözme sistemlerinde, başlangıçtaki stratejiler hem etkili olurlar (işe yararlar) hem de maliyet-etkindirler (yatırım birimi başına yüksek getiri sağlarlar). Bu normal bir ekonomik süreçtir: Basit, pahalı olmayan çözümler, daha karmaşık ve pahalı olanlardan daha önce benimsenir. Dolayısıyla, insanoğlunun kendini besleme çabaları tarihinde az emek gerektiren avcılık ve toplayıcılık yerini emek-yoğun tarıma vermiş, tarım da nüfus arttıkça daha yoğunlaşmıştır.

Gün geçtikçe geçim tarımının yerini ürettiğinden daha fazla enerji tüketen endüstriyel gıda üretimi alıyor30. Mineralleri ve enerjiyi mümkün olduğunca en ekonomik kaynaklardan – bulması, elde edilmesi, işlenmesi ve dağıtılması en az masraflı olan kaynaklardan– üretiyoruz. Herbert Spencer’in31 ve başkalarının da dikkat çektiği gibi, toplumlarımız eşitlikçi ilişkilerden, ekonomik karşılıklılıktan, belirli bir amaca yönelik (ad hoc) liderlikten ve genelleştirilmiş toplumsal rollerden sosyal ve ekonomik farklılaşmaya, uzmanlaşmaya, eşitsizliğe ve tam zamanlı liderliğe değişim göstermiştir. Bu düzenlemeler toplumsal karmaşıklığın özüdür.

Karmaşık çözümler bir süreliğine olumlu dönüş getirebilir32. Ne yazık ki, hiçbir toplum (ya da bir büro veya şirket gibi bir kurum)özgün sorun çözme alanlarında karmaşıklığa karşılık kararlı ya da gittikçe artan bir getiri elde edemez.

Herhangi bir örgütte, büyüklük ve farklılaşma artışı, iç işlem maliyeti sorununu şiddetlendirir33. Fırsatlar ya da sorunlar algılandıkça hiyerarşiler farklılaşır34. Enformasyon bollaştıkça daha az tutarlı hale gelir, öyle ki, gerçek süreçlerin zenginliğinin yerine basitleştirilmiş modellerin geçirilmesi gerekir35.

Kararların öngörülemeyen sonuçları vardır 36 ve bunlar aşağıda da tartışıldığı gibi, çoğu kez maliyetleri yukarı çekerler. Sorun ve çözüm arasında çoğu kez ince bir bağlantı vardır37.

İşlem maliyetleri sorunları yüzünden, akılcı ve bilgili karar vericiler, ek bir iç işlemin maliyeti ek bir dış işlemin maliyetine eşit olduğunda, iç işlemleri azaltırlar38. Fakat burada sorun,tipik karar vericininbilgili olmaması, dolayısıyla geleceği tahmin edemeyişi; dolayısıyla da, bilmeden maliyetleri artıracak kararlar vermesinin kaçınılmazlığıdır.

Mikro işlemci endüstrisini, bu sorunun -Moore yasası ile örneklenen- bir istisnası olarak görürüz. Mikro işlemci üreticileri pozitif dönüt ve artan verim’den mutludurlar. Yine de bu endüstri bile bugüne kadar geldiği kolaylıkla sonsuza kadar devam edemez ve fiziksel kısıtlara karşı daha akıllıca çözümler planlamalıdır39. Ekonomik olarak naif kuruluşlar (antik devletler gibi) bir yana, akılcı örgütler bile karmaşıklık karşılığında verim azalmasından sonsuza dek kaçamazlar

En fazla getiriyi veren çözümler tükenince, sadece daha maliyetli çözümler kalıyor geriye. Kaynak üretmek, işlemleri yapmak, enformasyonu işlemek ve toplumu örgütlemek için en fazla getiriyi veren çözümler birer birer uygulandıkça, uyumsal sorunlara daha çok maliyetli ve daha az etkili yanıtlarla eğilmek zorunlu hale geliyor.

Çözümlerin maliyetleri arttıkça, karmaşıklığa yapılacak ek yatırımlar orantılı bir getiri vermiyor. Yatırım artışları gittikçe küçülen getiri artışları vermeye başlıyor. Marjinal getiri (yani ek bir yatırım birimi başına getiri) azalıyor. Yani ana sorun bu: Karmaşıklığın getiriyi azaltması.

Bu, uzun zaman sürdürüldüğünde ekonomik durgunluk ve sorun çözümünde etkisizlik getiriyor. En şiddetli halinde ise, toplumları çöküşe açık hale getiriyor ve tarihsel olarak “karanlık çağlar” olarak bilinen durumlara yol açıyor40. Bir toplumu sürdürülemez yapan şeylerin büyük bir kısmı, sorun çözümünde karmaşıklık sonucu getirinin azalmasının uzun sürmesidir41.

Bu sav sorun çözmenin iki ana alanında gösterilebilir: Kaynak üretimi ve enformasyon üretimi. Aşağıdaki örneklerde, kaynak ve enformasyon elde etme sorunları ekonomik açıdan akılcı yollarla çözülüyor, karmaşık olmayan, yalın davranışlar ve kuruluşlar tercih ediliyor. Emeğin ve diğer enerji türlerinin korunması tercih ediliyor.

Sorunlar yeni kurumların ya da gereksinimleri karşılamanın yeni yollarının benimsenmesini gerektirdiğinde, karmaşıklık artışı ve getiri azalması yaşanıyor. Bu örnekler bir çok uyumsal sorun çözme sisteminin evriminişöylece göz önüne seriyor: Karmaşıklık artışı önce pozitif getiriye, sonra da getiri azalmasına ve maliyetin artmasına yol açıyor.



Kaynakların Üretimi

Tipik olarak insanlar önce en alttaki elmayı koparırlar. Yani, insanlar, bilgi sahibi olmak kaydıyla, önce erişimi, işlenmesi, dağıtması ve tüketmesi en kolay olan gıda, ham madde ve enerji kaynaklarını kullanırlar. Tüketimin artması ve/veya ucuz kaynakların tükenmesi şeklinde sorunlar ortaya çıktığında, erişimi, işlenmesi, dağıtması ve tüketmesi daha zor olan kaynaklara dönerler. Bu, çoğu kez daha fazla çaba gerektirir ve getirisi de daha fazla olmaz (yine de, aşağıda gösterileceği gibi her zaman değil).

Bugün toplumsalız ve yaşamın en önemli amaçlarının mümkün olduğunda çok üretmek ve edinmek olduğunu düşünüyoruz. Ama bu yakın bir zaman önce ortaya çıkmış bir gelişme: Atalarımız tipik olarak kapasitelerinin çok altında üretmişlerdir, bir çok kişi de hâlâ böyle yapıyor. Hobbes’un avcı-toplayıcı yaşamı “çirkin, kaba ve kısa” olarak tanımlaması, basit geçim üretimini sürekli bir mücadele olarak düşünmemize yol açmış. Buna karşın, antropolog Richard Lee, Kalahari Çölünün (pek de üretici olmayan bir bölge) Kung San’larının (Buşman’lar) ihtiyaçları olan yiyeceğin tümünü elde etmek için haftada sadece 2,5 gün çalışmaları gerektiğini bulmuş42. Bu örnek nedeniyle, Kung gibi basit avcılar ilk aylak toplum olarak nitelendirildiler.

Geçim tarımı yapanlar da oldukça az çalıştıkları ve özellikle de yapabileceklerinden çok daha az ürettikleri görülür. Emek boldur, gereğinden az kullanılmaktadır ve dağıtımı verimsizdir. Örneğin, Leopold Posposil’in araştırmalarına göre, Yeni Gine’nin Kapauku Papuanları tarımsal işlerde en yoğun çalışma mevsiminde bile günde yaklaşık iki saat çalışırlar.

Bunun gibi, Robert Carneiro’nun Amazon Havzasındaki gözlemlerine göre, Kuikuru erkekleri tarımsal işlerde günde yaklaşık iki saat çalışırlar ve 90 dakika balık avlarlar. Günün geri kalanını dans ederek, güreşerek ya da dinlenerek geçirirler. Birazcık daha çaba gösterseler, çok daha fazla üretebilirlerdi. Böylesi toplumlardaki bir çok aile yaşamayı sürdürecek kadar bile üretmez; başkaları onlara yardımcı olur43. Dolayısıyla, günde sadece birkaç saat çalışan çiftçiler bile kendilerinden başka aileleri de destekleyebilmektedir.

Bu az üretimle karşılaşan (hem ekonomi hem de insan çeşitliliği konusunda cahil olan) koloni idarecileri çoğu kez gözetimleri altındaki yerli halkın doğuştan tembel olduğu sonucuna varmışlardır. Ancak, devrim öncesi Rus köylüleri dahil, ekonomik açıdan daha gelişmiş yerlerdeki geçim çiftçileri de benzer stratejiler izler.

Rus ekonomisti A. V. Chayanov (1966) Volokolamsk’ta 25 çiftçi ailesinde emeğin yoğunluğunu incelemiştir. Chayanov, aile başına bağıl işçi sayısı karşısında emek yoğunluğunu grafiğe geçirdiğinde, ölçek ekonomileri bulmuştur: aile başına bağıl işçi sayısı ne kadar çoksa, bir kişinin harcadığı çaba o kadar azdır. Üretmeçabası ile üretme kapasitesi ters orantılıdır44. Rus köylüleri içinde yaşadıkları zorlu koşullarda bile yapabileceklerinin altında üretmektedir. Aylaklığa verdikleri değer, ek emeğin marjinal getirisinden fazladır.

Ester Boserup emeğin varlığı ve bunun,temel yaşam ihtiyaçlarının ötesinde kullanılmayışı arasındaki çelişkiyi açıklamak için The Conditions of Agricultural Growth (Tarımsal Büyümenin Koşullarıı (1965) adlı klasik çalışmasını yazdı. Sürekli olarak mümkün olandan az üretmeye bulduğu kilit açıklama emek artışının marjinal getirisi oldu –Batı’nın ekonomi biliminin ortaya attığı, anlaşılması güç olan ama tembel yerliler ve tutucu köylüler tarafından başından beri anlaşılmış bir kavram. Daha yalın bir deyişle, tarımsal yoğunlaşma (mekanik olmayan çiftçilikte) toprağın üretkenliğinin artmasına neden olsa da, emeğin üretkenliğinin azalmasına neden olur. Her bir ek emek birimi, ilk emek biriminin birim başına ürettiğinden daha az çıktı üretir. Yerliler ve köylülerin yapabileceklerinden daha az üretmelerinin nedeni basittir: üretimin artışı emeğin getirisinin azalmasına yol açar.

Boserup’un genel ilkesi fazlasıyla doğrulanmış oluyor. Örneğin, kuzey Yunanistan’da hektar başına yıllık yaklaşık 200 saat oranında uygulanan emek, hektar başına 2000 saat oranında uygulanan emekten kabaca 15 misli daha üretken (bir emek saati başına getiri olarak). İkinci çiftçi hektar başına kuşkusuz daha fazla hasat yapacak fakat çalışma saati başına daha az hasat alacak45.

Ek emek bu kadar verimsizse, neden bu emeği verelim? Boserup, tarihte tarımsal yoğunlaşmayı güdüleyen faktörün nüfus artışı olduğunu öne sürüyor (aslında burada tezi biraz fazla basitleştirmiş oluyoruz).

Bu makalenin terimleriyle ifade edersek, yiyeceğe gerek duyan nüfusun artışı, gıda üretiminin yoğunlaştırılmasıyla çözülebilecek uyumsal bir sorun ortaya çıkarıyor –avcılığa destek olarak tarım yaparak46ya da mevcut tarımda daha fazla emek harcayarak. Bazı durumlarda, geçim yoğunlaşması sadece emek uygulanmasıyla sonuçlanır, başka durumlarda ise, emeğin karmaşıklığının artmasını içerir (tarlanın hazırlanması, otların yolunması, gübreleme, nadas ya da sulama). Her iki strateji de üretim sisteminde maliyeti artıracaktır.

Üretimin yoğunlaştırılmasının birkaç sonucu var. En iyi olan yanı açığı hafifletmesi olup her şey yolundadır. En kötü yanı ise–politik amaçlarla üretimi en üst düzeye çıkarmak isteyen yöneticiler tarafından yukarıdan yönlendirildiğinde– üretim sistemlerini kararsızlaştırması ve tüm toplumu çöküşe açık hale getirmesidir. Bazen tesadüfen keşfedilir ve büyük refah artışı getirir.

Çarpıcı tarihsel örnekler mevcuttur. İlk ortaya çıkan devletler ve imparatorlukların emeği ve kaynakları harekete geçirme kapasiteleri o kadar fazlaydı ki, yaptıkları anıtlara bugün bile hayranlıkla bakıyoruz. Yine de bu toplumlarda üretim kapasitesi hakkındaki enformasyon, üretimin kendinden daha az gelişmiştir. Çoğu kez hükümdarlar toprağın kapasitesini anlamamış, köylüler de üretimi yoğunlaştırmamıştır. Köylüleri daha fazla emek harcamaya itmenin her zaman toprağın üretkenliğinde azalmayla karşılaşacağını anlamış olmalılar. Bunun sonucu, uzun politik büyüme dönemleri yaşayan, bundan sonra ekonomik durgunluğa geçerek başka devletler tarafından fethedilen ya da çöken toplumlar olmuştur. Üçüncü Ur Hanedanı (MÖ yaklaşık 2100–2000) özellikle etkileyici bir örnektir.

Güney Mezopotamya’da çöle sulamanın getirilmesi başlangıçta yüksek verimle birlikte refah, güvenlik ve kararlılık sağlamıştır. Üçüncü Ur Hanedanının stratejisi bu olmuştur. Bu strateji sulamayı yaygınlaştırmış, nüfusun ve yerleşikliğin artmasını teşvik etmiştir. Yüksek üretimden elde edilen geliri toplamak için karmaşık bir bürokrasi kurulmuştur. Birkaç nesil boyunca her şey yolunda gider, en azından hükümdarlar için.

Mezopotamya topraklarında birkaç yıl aşırı sulama yaptıktan sonra, tuzlu yer altı suyu yükselir ve toprağı bozar. Üçüncü Ur Hanedanı, getiri elde etmek için benimsediği stratejisi –sorun çözme çabalarının bir parçası– tarafından yok edilmiştir. Üçüncü Ur Hanedanından önce, MÖ yaklaşık 2900 ila 2300 yılları döneminde, ekin elde oranları hektar başına ortalama yaklaşık 2030 litre olmuştur. MÖ üçüncü binyılda 1134 litreye düşmüştür. Üretimdeki (dolayısıyla devlet gelirlerindeki) bu azalma, Üçüncü Ur Hanedanının üretimi yoğunlaştırarak ve yönetsel (idari) karmaşıklığı artırarak üstesinden gelmeye çalıştığı sorun olmalı. Böylelikle, elde oranları düştükçe ve maliyetler arttıkça, çiftçiler, daha pahalı bir devlet yapısını desteklemek için üretimlerini yoğunlaştırmak zorunda kalmışlardır. Bu açıkça karmaşıklık sonucu getiri azalmasına giden yoldur.

Üçüncü Ur Hanedanı beş kral boyunca kalıcı oldu, sonra çöktü. Devlet bir sulama rejimi ve idari organlar kurmuştu ve merkezi hükümet olmadan sürdürülemeyecek nüfus düzeylerini teşvik etmişti. İdari organ çöktüğünde, kırsal kesimin tümünü beraberinde sürükledi. MÖ 1700 yılına gelindiğinde verim oranı hektar başına 718 litreye düşmüştü. Hâlâ üretime devam edebilen tarlaların dörtte birinden fazlası hektar başına sadece ortalama 370 litre veriyordu. Aynı çabayı gösteren çiftçiler 800 yıl önceki hasadın dörtte birinden az miktarda hasat yapabiliyordu. MÖ ikinci binyılın sonunda yerleşim sayısı % 40 düşmüştü ve yerleşim alanları % 77 azalmıştı. Nüfus yoğunlukları hemen hemen 2500 yıl süreyle, yeni bir rejim üretimi tekrar en üst düzeye çıkarmaya çalışana dek, Ur III’teki düzeylere yükselemedi47.

Sorunları, üretimi yoğunlaştırarak ve karmaşıklığı artırarak çözmenin her zaman felaketle sonuçlanmaması memnunluk verici. Zaman zaman hedeflenmeyen sonuçlar yasası, azalan getiri yasasına baskın çıkar. Ekonomi tarihinin en önemli çalışmalarından birinde, Richard Wilkinson (1973) İngiliz halkının geç Orta Çağ’da ve Rönesans’ta nüfus artışı ve ağaçsızlaşma sorunlarına nasıl yanıt verdiğini anlatıyor. Bu çağ boyunca nüfus artışı yavaş yavaş entansiftarım ve ağaçsızlaşmaya yol açtı. Gittikçe artan insan sayısı için yiyecek ve yakıt sağlamak amacıyla ormanlar kesildikçe, bir zamanlar yeterli olan odun kaynağı artık yeterli olmamaya başladı. Isınma ve yemek pişirme için kömür kullanımı artmaya başladı. Bu, bir çok nedenden dolayı isteksizce yapılıyordu. Kömür kirletiyordu ve her yerde bulunmuyordu. Dağıtımı için tümüyle yeni sistemlerin –kanalların ve demiryollarının- planlanması gerekiyordu. Yeraltından yakıt çıkarmak ayakta duran bir ağacı kesmekten daha pahalıydı. Bir birim ısı başına gereken kömürün maliyeti odunun maliyetinden daha pahalıydı ve nakit parayla satın alınması gerekiyordu.

Kömüre bağlı kalmaya zorlananlar, en azından kömürü benimsemenin ilk aşamalarında mali durumlarında bir düşüş yaşadılar. Odun yetersizliği sorunun kömür kullanılarak çözülmesi başlangıçta yoğunlaşma ve karmaşıklık sonucu getiri azalması içeren bir başka deneyim oldu. İnsanlar sorunları çözmüşlerdi ama bu çözüm daha başka sorunlar getirmişti.

Kömürün önemi arttıkça, en kolay erişilebilen kömür yatakları tükenmişti. Kömürün maliyeti arttı. Kömür madenleri gittikçe daha derin kazılmaya başlandı, yer altı suları engelleyene kadar kazıldı. Bu can sıkıcı bir sorundu, ama aynı zamanda buhar makinesinin geliştirilmesine de büyük ölçüde önayak oldu. Zamanla buhar makinesi madenlerden suyu verimli bir şekilde boşaltabilecek kadar geliştirildi. Kömür temelindeki endüstri artık kurumsallaşmıştı.

Bu öykünün önemli yönü, kömür temelindeki bir ekonominin ortaya çıkışıyla, kanal ve demiryollarından oluşan bir dağıtım ağının ve buhar makinesinin geliştirilmesinin, yani Endüstri Devriminin en önemli öğelerinden birkaçının yerine oturmuş olmasıydı. Başlangıçta getiri azalmasına ve refahta düşüşe neden olan kömür, başka teknolojik ilerlemelerle getiride artış ve refahta büyük ilerleme sağladı. Bu başarının sırrı, sadece odun gibi fotosentez ürünlerini hasat ederek sağlanandan çok daha fazla insan etkinliğini desteklemek üzere geliştirilebilecek bir enerji kaynağının bulunmuş olmasıydı. Kömürün çıkarılması ve dağıtılması sorunlarının çözümü işlem maliyetlerini artırdı fakat pozitif dönüt ve teknolojik gelişme ile ortaya çıkan refah bunu fazlasıyla dengelemişti.

Bunun sonucu Mezopotamya’dakinden farklı olmayabilirdi. Ekonomik refahın büyük üreticisi olan endüstriyelleşmenin kısmen kaynak azalması sorununun çözülmesiyle –ki bu çözüm birçok kereler de yoksulluk ve çöküş getirmiştir– ortaya çıkması tarihin büyük ironilerinden biridir.

Kaynak üretme sorunu,tüm beşeri kurumların karşısına çıkar. Akılcılık ve karmaşıklığa (yani maliyete) karşı olan insanlar her zaman ekonomik bir şekilde bulunabilen, hasat edilebilen ve kullanıma sokulabilen kaynakları kullanmayı tercih ederler. Önce en alttaki meyveyi koparmayı tercih ederiz.

Böylesi “ilk hat” kaynaklar yetersiz kaldığında, daha fazla kaynak üretme sorunu, karmaşıklığı ve maliyetleri artırma ve dolayısıyla ekonomik verimi azaltma eğilimindedir.

Böylelikle, artık çoğumuz basit çiftçilerin iki saatlik çalışma gününden çok daha fazla çalışıyoruz. Bazen bu üretim yoğunlaşması kömür gelişiminde olduğu gibi beklenmedik bir faydaya yol açabilir, ama çoğu kez de sadece sabit bir kaynak girdisini korumak için daha çok çalışmaya yol açıyor.

Bilginin Üretimi

Endüstriyelleşmenin gelişiminde bilgi üretiminin (örneğin buhar makineleri ve ulaşım bilgilerinin üretiminin),uyumsal (adaptive) sorun çözme48yoluyla kaynak üreterek büyük bir rol aldığını görüyoruz. Bize bilginin iyi bir şey olduğunu düşünmemiz öğretildi ve çoğunlukla da bu doğru. Buna karşın, öğrenime ya da araştırmalara fon sağlayanlar dışında, bilginin bir maliyeti olduğunu nadiren farkına varırız. Bunun da ötesinde, bilgi artışı her zaman maliyet-etkin değildir. Bilgi karmaşıklaştıkça, bilgi üretimi de getiri azalmasına neden oluyor. Sınırlanmış akılcılık49 ve basit yollarla zorlanan aşırı üretim, bilginin etkililiğini daha da azaltıyor50.

Toplum, karmaşıklığı arttıkça bilgiye daha bağımlı oluyor ve üyelerinin öğrenim düzeylerinin daha da yüksek olması gerekiyor. 1924 yılında, S. G. Strumilin yeni kurulan Sovyetler Birliği’nde öğrenimin üretkenliğini değerlendirdi. Strumilin, öğrenimin ilk iki yılının bir işçinin becerilerini yılda ortalama yüzde 14,5 artırdığını buldu. Üçüncü bir yılın eklenmesi öğrenimin üretkenliğinin düşmesine neden oluyor çünkü beceriler sadece yüzde sekiz daha artıyor. Dört ile altı yıl öğrenim ise, işçilerin becerilerini yılda sadece yüzde dört ila beş daha artırıyor51. Bu durumda ilk iki yıldan sonra öğrenim getiride azalma veriyor.

Birleşik Devletler’de kapsamlı bir öğrenim maliyetleri çalışması Fritz Machlup tarafından yayınlandı (1962). 1957–58 yıllarında, okul öncesi çocukların evde öğrenimleri yeni doğanlarla beş yaşına kadar olan arasındaki her yaş sınıfı için Birleşik Devletler’e yılda 886.400.000 Dolara mal olmaktaydı (bu maliyet esas olarak ebeveynlerin gözden çıkardıkları potansiyel gelirdir). İlk ve orta okullarda, bu maliyet her yaş sınıfı için yılda 2.564.538.462 Dolara çıkıyordu (6 yaşından 18 yaşa kadar). Yüksek öğrenim görmek isteyenler için (1960 yılında yeterliliğe sahip nüfusun % 33,5’u), 4 yıllık bir öğrenim ulusa her sınıf için yılda 3.189.250.000 Dolara mal olmaktaydı. Dolayısıyla, 1950’lerin sonlarında, en genel ve yararlı öğrenimin olduğu okul öncesi ile öğrenmenin en uzmanlaşmış olduğu üniversite arasında öğrenimin parasal maliyeti kişi başına % 1075 artmaktaydı. 1900 ile 1960 yılları arasında özelleşmiş uzmanlar üretmeyi amaçlayan bu yatırımın üretkenliği azaldı (Şekil 1)52. 1924’te S. G. Strumilin’in Sovyetler Birliği’nde bulduğu gibi, öğrenime yatırım yüksek düzeylerde olduğunda marjinal getiri azalmasına neden oldu.


ŞEKİL 1. Özelleşmiş uzmanlar üretmeyi amaçlayan öğrenim yatırımının üretkenliği, A.B.D., 1900–1960 (veriler: Machlup, 1962, s. 79, 91).
İnsanoğlunun sorun çözmedeki nihai uygulaması olan çağdaş bilim de paralel eğilimler gösterir. Bilimsel bir disiplinde ilk geliştirilen bilgi genelleştirilme eğilimindedir ve üretmesi de ucuzdur. Bundan sonra iş gittikçe uzmanlaşır. Uzmanlaşmış araştırma daha masraflıdır ve çözümlenmesi de zordur, böylelikle yatırımın artırılması marjinal getirinin azalmasına yol açar.

Walter Rostow, tek tek araştırma alanlarında marjinal üretkenliğin önce arttığını sonra da düştüğünü öne sürmüştür53. Büyük fizikçi Max Planck bile şuna dikkat çeker: “… [bilimde] her ilerlemeyle iş daha da zorlaşır”54. Nicholas Rescher bunu “Planck’ın Artan Çaba İlkesi” olarak adlandırır. Kolay sorular çözüldükçe, bilim kaçınılmaz olarak daha karmaşık konulara ve daha maliyetli örgütlenmelere yönelir55.

Rescher şunu öne sürer: “Bilim, özelleşmiş alanlardan herhangi birinde ilerledikçe, verili bir içsel önem düzeyinde bilimsel bulgu üretiminde toplam kaynak-maliyette önemli bir artış olur …”56. Sabit bit ilerleme hızını korumak için, bilimin boyutları ve masrafı üstel olarak artmalıdır57.

Derek de Solla Price 1963 yılında, bilimin nüfustan ya da ekonomiden daha hızlı büyüdüğünü ve yaşamış olan tüm bilim insanlarının % 80-90’ının o tarihte hâlâ hayatta olduklarını gözlemlemiştir (Price, 1963).







Share with your friends:
  1   2   3   4   5


The database is protected by copyright ©dentisty.org 2019
send message

    Main page